Makale

Doktor gözüyle hasta, Hasta gözüyle doktor

Doktor gözüyle hasta, Hasta gözüyle doktor
Doktor gözüyle hasta, Hasta gözüyle doktor

DOKTOR: TARAFSIZ BİR DEĞERLENDİRME

Doktor ve hasta çekişmeleri; yıllardır süregelen, sıklıkla manşetlerden okuduğumuz, bazen paparazzi haberlerinden aşina olduğumuz bir konudur. Nedir bu işin aslı?  Doktorlar mı aşırı vurdumduymaz? Yoksa hastalar mı çok duygusal ve hassas? Ya da bunların hiç birisi yok da bazıları bu söylemlerden menfaat mi buluyor? Bu ay sizlerle bir sohbet tarzında, hekim gözüyle bu konuyu konuşmaya, doktorun hastasından beklentilerini, hastanın da doktordan beklentilerini işlemeye çalışacağım.

Birçoğumuz ÖSS sınavına girmiş ve bir kısmımız üniversitelerde tahsil yapma fırsatı bulmuşuzdur. İlkokuldan beri büyüklerimizin dillerine ve dillerimize persenk ettiği birkaç meslekten biridir DOKTORLUK. Sevip sevmemek ya da başarılı olup olmamak hiç önemli değil, hele bir kazanılsın da, hele bir çay toplantılarında çocuğunun tıbbiyeli olduğu övülerek anlatılsın da… Evet, sınavlarda gerçekten üstün başarı gösteren talebeler arasında, tıp fakültesini kazananlar nihayette o zorlu altı yılı bitirip doktor olurlar. O altı yıl ne altı yıldır ama… Eğer kısmet olursa bir başka yazımda da bu konuyu işlemek isterim. Tıp fakültesini bitirince ne olur? Hiç. Bazılarına göre koca bir hiç. Haksız sayılmazlar. Öyle bir güdülenmişizdir ki doktorun işinin henüz bitmediğini daha önünde nice sınavlar olduğunu, en azından uzman olması gerektiğini, toplumun en tahsilsiz kesimi bile söyler. Hatta doktorun tahsilini en acımasız bir şekilde eleştirme cesaretini bile kendinde bulur. Neden bunları anlatıyorum; birazdan bahsedeceğim doktorun hastaya hastanın da doktora olan davranışlarını yakından ilgilendiriyor da ondan. Altı yıllık tıp fakültesini bitirenlere Pratisyen hekim unvanı verilir. Bu kişi, hasta muayene etme ve reçete yazma yetkisine sahiptir. Birinci basamak sağlık hizmeti dediğimiz sağlık ocaklarında, hasta popülâsyonunun çok büyük bir kesimine hitap eder. Adı sanı bilinmez, gizli kahramanlardır onlar.

Tarihte doktorun yeri sürekli değişmiş. Kimi zaman saygın ve şerefli, kimi zaman bir köleden daha aşağı, kimi zaman sihirbazlarla denk görülmüş. Bazen de toplumun genel bakış açısı bunu belirlemiş. Osmanlı’da ilme gösterilen hürmet nedeniyle doktorluk saygın bir kimliğe sahipken, Romalılar, bu mesleği rezalet işlerle uğraşan aşağılık bir meslek grubu olarak algılamışlar. İlkel toplumlar da ise sihir ve tıp aynı kategoride görülmüş.

Montaigne ‘’Denemeler’’ adlı kitabında ‘doktorlar’ bahsinde onların davranışlarının akıl almaz olduğunu yarı hiciv diliyle anlatır. Kitapta, Fransız doktorlarının tedavi için Romanya’dan pancar toplamaya gittiklerini, Romanya’daki doktorların da aynı nedenle Fransa’ya geldiklerini, neden herkesin kendi ülkesini beğenmeyip de dışarıdan getirilenlerin daha iyileştirici olduğuna inanmasını hayretle anlatır. Nedendir bilinmez insan hep gözü önündekine değil de uzaktakine müştaktır.

Yine Montaigne ‘doktorlar’ bahsinde bir hastanın ağladığını ve nedenini sorduğunda da doktorun kendisine şarap içmekle karaciğer yemeyi yasakladığını söylediğinden bahseder. Montaigne o kişiye ‘’Üzülme sana şarap içmekle karaciğer yemeyi serbest bırakacak bir doktor bulurum’’ der. Hastanın kafasını kurcalayan amansız soru :’Neden filan doktor bu reçeteyi yazdı da diğeri onu şiddetle yasakladı? Evet, işte bu, anlayış diye bahsettiğim şeyin ta kendisi. Tıpta doğruyu ararken yapılan klinik çalışmaların sonucunda bir hekim bir kanaate varırken diğeri başka bir çalışmayla bunun tam tersini bulabilir. Hekim hangi görüşün daha çok tedavi edici olduğuna inanıyorsa o yolu takip eder. Fakat bilinmesi gereken gerçek şudur ki her iki tedavinin de kendi içinde doğruları vardır ve hastaya düşen hekimine tam bir sadakat ve iyileşmeye olan inanç. Tıpta ‘inanarak iyileşme’ bilinen bir gerçektir, biz bunun adına ‘’ placebo efekt’’ diyoruz. Bunun iyileştirici etkisi yaklaşık olarak %30 civarındadır. Hekime ve tedaviye olan inançsızlığın, doğru bir tedaviden bu oranda bir kayıp anlamına geldiği açıktır. Hastanın hekime olan inancı elbette büyük oranda hekimin hastayı nasıl karşıladığına bağlıdır. İnanın bu o kadar önemlidir ki ben bile beni iyi karşılayan sağlık personelinden etkileniyorum. Bırakın doktoru, geçenlerde gittiğim bir hastanenin sağlık memuruna kan tahlili için geldiğimi söylediğimde benim doktor olduğumu bilmemesine rağmen ayağa kalkıp hürmetli birkaç söz edişi beni derinden ona yaklaştırdı ve içimde o kişiye karşı bir sevecenlik doğdu. İşte benim bahsetmeye çalıştığım şey bu. Peygamber Efendimizin (SAV) ‘’Sözde büyü vardır’’ derken de kastettiği şey bu olsa gerek. Kızgın bir haldeyken duyduğumuz tatlı bir sözün bizi nasıl da değiştirdiğine hepimiz şahit olmuşuzdur, ya da tam tersine. Araplarda iki kabilenin arasını bulurken kullanılan bir taktik vardır. Size ondan bahsedeyim: İki kabilenin ileri gelenleri çağrılır ve her iki tarafında saygı duyduğu bir hakem seçilir. Hakem, önce her iki tarafın atalarının ve kendilerinin yaptıkları güzelliklerden ve üstün meziyetlerden bahsederek söze başlar. Böylelikle her iki tarafta şöyle bir rahatlar, ardından hak ve adaletten sapmamak için doğruyu bulmaya çalıştığını ve hali hazırdaki konuda bir tarafın haksız olduğunu söyleyerek tartışmaya son noktayı koyar.

Çoğu kez olduğu gibi sorun hastadan değil, hasta yakınından çıkmaktadır. Hastasına yeterli ihtimam gösterilmediğinden, doktorların vurdumduymaz oluşundan bahseden hep onlardır aslında. Çünkü hasta zaten hastadır ve bu gibi polemiklere ne gücü ve ne de sabrı vardır. Burada doktor tam bir sosyolog ve psikolog edasıyla hadiseye yaklaşır ve yukarıda bahsettiğim Arap büyükleri gibi barışçı bir rol oynar.

İnsanlar doktoru bazen de gözünde bilmeden ilahlaştırır. Onun yemek yemek, su içmek, uyumak ve buna benzer bazı doğal ihtiyaçlarının olmadığını sanırlar ya da en azından öyle davranırlar. İşte sorun da buradan başlar. Sanki hepimiz işimizi dört dörtlük yapıyormuşuz gibi doktordan tam bir performans ve gayret bekleriz. Onun yorgun olmasına, sosyal sorunları olabileceğine hiç ihtimal vermeyiz ve onu hep aynı ses tonunda ve yüz ifadesinde görmek isteriz. Belki de doğru olanı budur. Doktor rolde yapsa bu vasıfta görünmelidir. Ama bunun sosyolojik olarak mümkün olmadığını hepimiz yakinen bilmekteyiz.

Çözüm ne olmalı?  Hasta da doktor da empati yapmalıdır. Empati, tarafların birbirlerini karşıdakinin yerine koyması demektir. Ama bu her zaman çözüm sağlamayabilir de. Yukarıda saydığım nedenlerden ötürü hasta da, doktoru anlamaya çalışmalı hatta kendini onun yerine koyup onu hissetmeyi denemelidir. Günde 200 hastayı muayene ettikten sonra gece nöbetini ancak bunu yaşayan bilir. Bu ve buna benzer nice sebeplerle hastalar doktoru ilahlaştırmamalı, onun bir insan olduğunu unutmamalıdır.

‘’Hastalık yok hasta vardır’’. Bu meşhur sözü her doktor bilir. Yani her hastalık tüm hastalarda kitapta yazdığı gibi tezahür etmez, hastaya göre farklılıklar gösterir. Bir patolog dostum bir seferinde ‘’yahu şu kanser hücreleri de hiç kitap okumuyor ki’’ demişti. Önce ne demek istediğini anlamadım, ama sonra espriyi yakaladım; yani demek istiyor ki, şu kanser hücreleri neden hep kitaplardaki şekillerde değil atipik (farklı şekillerde) olurlar, keşke kitaptaki gibi olsaydılar da biz de güzel güzel kitaba bakıp teşhis koysaydık.

İletişim çok önemli. Bir hocam; ‘’hasta kapıdan girdiğinde teşhisin %50 sini hissedebilmelisiniz’’ derdi. Hastanın dediklerinin yanı sıra demek istediklerini de anlamak. Satır aralarını keşfedebilmek… O denli yüksek bir anlayış ve hissedebilme kabiliyeti.

  Hastaya, yarın tahlil yapacağım aç gelmeniz lazım diyorsunuz, hasta kahvaltısını yaparak geliyor.

-‘’ Efendim neden yemek yediniz, tahlil yapacaktım’’ dediğinizde;

-‘’ Siz aç gel dediniz ben de geldim, çok az yemek yedim halen çok açım! ’’ demesi, iletişimde daha nelere dikkat etmemiz gerektiği aşikâr olarak ortaya çıkmıyor mu?

Dr. Ertuğrul İlker Gülşen 323 görüntülenme | 09 Ekim 2021


Pdf Olarak İndir